Hamilelik bazı kişilere göre ekilen aşkın meyvesi, kimilerine göre ise neslin devamı için gerçekleşen “mucizevi” olay…

Gerçek ise bu durumun meyve ya da mucize olmadığıdır, sadece biz insanlara has bir durum olmadığı gibi.
Tüm sağlıklı insanların karşı cinsle bir araya gelip hormonların coşması sonucunda bazen isteyerek bazen de istemeyerek karşılaşacakları olaydır hamilelik.
Neslin devamını üretmek gibi “yüce” bir görev verilmiş olsa da bazı durumlarda baş belası olabilmektedir…
Şu satırları okuyan kaç hemcinsim bu krizi yaşamadı acaba?
En kötü ve en kabus anlardan biridir…
Doğamız gereği bir yanımız içten içe hamile olmamızı istese de diğer yandan mantığımız karşı çıkar. En kötü ve en yaralayıcı çatışmaların olduğu anlardır.
O minicik plastik çubukta tek çizgiyi görene dek devam eden…

İlk doğum kontrol hapımı kullanmaya karar verip eczane eczane dolaştığım zamanı hatırlıyorum. Uyduruktan bir hap değil de eroin alacakmış gibi titreyerek ilk eczaneye girdiğimde kulaklarımın uğuldaması daha dün gibi.
Eczacıya ne anlattığımdan emin olmadan elimde küçücük paketle sokağa çıktığımda elimde tuttuğum bir kutu aspirinden sonuç belliydi, söyleyememiştim.
Daha sonra birkaç eczanede daha şansımı denesem de günün sonunda uzun süre yetecek kadar aspirinim ve kutu kutu yara bandım olmuştu.
Dilim doğum kontrol hapını istemeye dönmemişti, sanki bütün dünya beni parmağı ile işaret edip “heeyyy bakın bakire değil, bakire değil” diye ayıplayacaktı. Üstüne üstlük hamile kalmamak için doğamı inkar ediyordum…
Eve dönerken yol boyunca kendi kendimi yediğimi, yaptığımın utanılacak bir şey olmadığını tekrarlayıp durmuştum kendime.
Bir şey yapmadığım halde dünyanın en boktan insanıymışım hissi birkaç gün daha devam etmişti.

Üniversite zamanımda bu durumun aynısını yaşayan bir kız arkadaşımı anlamakta zorluk çekmiştim. O da doğum kontrol hapı isteyememiş bir dünya vitamin toplamıştı, salak bir de bütün parasını harcamıştı ben en azından ucuz aspirini akıl etmiştim.
Üstüne annesi çantasında bir sürü hapı yakalayıp nedir bunlar diye hesap sorunca üniversitede sınav zamanı promosyon vitamin dağıttılar diye uydurmuştu.
Kadın üniversite bitene kadar her gün diz ağrıları için promosyon hap dağıtırlarsa bana da alın diye uyarıp durmuştu bizi.
Hayır anneler neden çantaları karıştırır orayı da hiç anlamamışımdır, özele saygı diye bir şey duymadınız mı siz?

Belki de hamilelik kadınları bozuyordu, öyle ya içinizde sizin yediklerinizle beslenen hatta yetersiz gelirse kemiklerinize, dişlerinize saldıran bir canlı oluşuyordu, bizi içten içe yiyerek kendine can katıyordu. Ama tabi bunu bu şekilde anlatmak akılcı bir durum değil.
Olaya biraz edebiyat katıp kabul edilir bir formata sokmak lazım…

Edebiyat derken “annelik kutsal meslek” “cennet annelerin ayaklarının altında” “sizi en çok anneler sever” “anne sevgisi en saf sevgidir” v.b.
Tabi bunları uyduran hiç kimsenin aklına kimsesizler yurduna bakmak gelmemiş o da ayrı konu!
Anneliğin ne kadar güzel olduğu ile ilgili masalları dinleyerek büyürüz, çocukken oynadığımız oyunlarda bile hep anne olmak isteriz.
Ailenin karnını doyuran, temizleyen, pişiren her şeye çözüm bulan evi çekip çeviren anne olmaktır hayallerimiz. Hayırlı kısmetle karşılaşıp o kutsal “yuvayı” kuracağımız anın gelmesini bekleriz.
Her birimiz anne olmaya şartlandırılırız, etrafın koşullandırmaları yetmezmiş gibi biyolojik olarak da baskı altında kalırız.
İşte o sebepledir ki istenmeyen bir hamilelik riski karşısında bir yanımız gizliden gizliye olayın gerçek olmasını ister!
Hamile kalıp görevin tamamlanmasını…

Bünyenin baskısı ise en çok 25-30 yaş arasında ortaya çıkar!
Hamile kadınları görüp içinizin geçtiği bir ufaklığın da sizin kollarınızdan olduğunu en yoğun hayal ettiğiniz yaşlar. Hatta karnımıza yastık koyup aynada arkaya doğru kaykıla kaykıla kendimize baktığımız.
Hayatımıza giren her adamın potansiyel baba adayı olduğu, ister istemez hareketlerine bakarak ne kadar iyi ve ya kötü baba olacağını çözmeye çalışırız.
Bütün bunlar bizim iyi bir anne olacağımızın göstergesi değildir, bütün bunlar biyolojik saatimizin beynimize yaptığı baskı sonucunda çıkan hezeyanlardır.
Ayrıca ne kadar iyi anne olabilirsiniz ki? Kendi hayatınızı bile yeterince yaşayamadan, kafanızdaki tabulardan kurtulmadan?
İyi bir anne olmanın sadece doğurup, doyurup, bakmak olduğu kafanıza kakılmış, ya yeterli değilseniz? Ya yetiştirdiğiniz çocuk toplumda insani değerlerini koruyamayacak bir ruh haline sahip olursa?
Bunları kim düşünüyor ki?
Ben de düşünmüyordum…

Beni neredeyse nikah masasında terk eden Birol ile ilk ayımızda hamile kalmıştım. O sevimsiz plastik çubukta iki çizgiyi görene kadar dakikalar yıllara dönüşmüş gibiydi. Birkaç gün durumu kavrayıp söylememeye karar vermiş ama dayanamamış bir arkadaşımla paylaşmıştım. Verdiği akıl bilincimi donduracak düzeydeydi “e madem seviyorsun doğur hem seninle evlenmek zorunda kalır” demişti.
Hayır bir insan seviyorum dediği bir insana böyle bir kötülüğü nasıl yapabilirdi ki?
Hem ben hayatım boyunca evladımın yüzüne baktıkça onu tuzak amaçlı kullandığımı bile bile, vicdanım nasıl rahat edecekti?
Aklımdaki çocuk sahibi olma planı da evlendikten sonra beş sene içerisindeydi.
Önce birbirimize doymalı, evliliğimizi oturtmalı sonrasında çocuk yapmalıydık.
Benim çocuğumu bırakmam mümkün değildi ama kimsesizler yurtları binlerce “aşkın meyvesi” ile doluydu…

Birol’a hamile olduğumu söylemeden gidip habersizce kürtaj olmuştum. Abartılacak ya da duygusal boyutta hasar verecek bir durum yaşamadım. Benim bedenimdi benim kararımdı, geleceği belli olmayan bir çocuk doğurmak yerine aldırmayı seçmiştim. Elbette kürtaj gerçekleşene kadar kafamda o meşhur toplum yalanları dönüyordu. İlk hamilelikte kürtaj olursam bir daha çocuğumun olmayacağı saçmalıkları…
İşlem öncesi doktorumun aklımdaki tüm soruları yanıtlaması sonrasında içim rahattı.
İlk hamilelikte kürtaj sonrası çocuğumun olmayacağı koca bir yalandı.
Yaklaşık otuz dakika süren işlemden bir saat sonra koşabiliyor durumdaydım.
Öyle abarttıkları gibi, gösterdikleri gibi acı dolu buhranlı zamanlar geçirmedim.
Zaten bir süre sonra herifin beni terk etmesi, kürtajla ilgili aldığım kararın ne denli doğru olduğunu görmüş bir nebze içim rahatlamıştı.

Dediğim gibi özellikle 26-30 yaşları arasında çocuk doğurma isteğim had safhalardaydı. Bazen televizyonda beğendiğim aktörleri görüp acaba çocuk yapsak neye benzer diye düşündüğüm anlar olurdu. Sokakta gördüğüm her bebeği sevme isteği, hamile kadınları gördüğümde ağlama isteği, bütün bu kaos 30 yaşımdan sonra azalmaya başladı. Hele 35 aştıktan sonra her şey süt liman gibi, aklıma bile gelmiyordu.
Çocuk doğurmanın değil de sahip olduklarımın, kendi hayatımın tadını daha iyi çıkartmaya başlamıştım…
İyi de bir partnerim olmuştu, anlayışlı, sevecen, gözümün içine bakan…
Daha da önemlisi bana zart zurt kızmak yerine mantıklı yoldan açıklamalar yapabilen.
(Arada dangozlukları olmuyor değil)
Daha önce de söylemiştim yapacak daha iyi bir şeyimiz olmazsa evlenip çocuk yaparız, şimdilik gayet iyiyiz…

Oscarlı oyuncu Marisa Tomei’ye sormuşlar neden çocuk doğurmuyorsunuz diye : “Neden kadınların insan olma sürecini tamamlamak için çocuk sahibi olması gerektiğini anlamıyorum!” diye cevaplamış.
Evet, bizi tamamlayan unsur doğurmak değildir, bizi tamamlayan unsur gelişmektir.
Bir kez sahip olacağımız hayatı dilediğimizce yaşayabilme hakkını seçebilmek.
Hem önemli olan doğurmak da değildi, önemli olan sahip olduğumuz “doğru” birikimi bir sonraki kuşağa sağlıklı aktarabilmekti, başkalarının doğurduklarına bile…

Yoksa herkes anne olurdu, mesela benim annem.
Ona göre beni dokuz ay karnında taşımasının bir bedeli olmalıydı bu bedel benim hayatımı dar etmek anlamına geliyor olsa bile.
O sebeple bireyselliğime sahip çıktıktan sonra annemin istediği değil de kendi istediğim şeyleri yaparken duyduklarım hep sabit kaldı “hakkımı helal etmem” “yemedim yedirdim, giymedim giydirdim” “nankör evlat” ve bunlara benzer daha bir sürü, muhtemelen bu satırları okuyanların da duyduğu tarzdan…
Keşke annem beni çıkar uğruna kullanabileceği, yaşlanınca ona bakacak bir yatırım aracı olarak değil de gerçekten evlat olarak görebilseydi…

Şimdilerde bütün yeni evlilere, cinsel hayatını özgürce yaşayanlara verdiğim tek akıl “korunun” oluyor. Doğum kontrol hapının bilinenin aksine kadın bedenine inanılmaz faydaları bulunuyor. Aşağıda faydalarından bazılarını paylaşıyor olacağım.
Ama özellikle şunu belirtmek isterim 30 yaş üstü sigara içen kadınların felç riski olduğu için (çok düşük de olsa var) doğum kontrol hapı kullanımında mutlaka doktoruna danışmalarını tavsiye ederim.

Unutmayın doğum kontrol önemlidir, hormonlarınızın ve çevrenizin üzerinizde kurduğu baskıya karşı direnin…
Hamilelik şaka değildir ya da gerçekleşmesi gereken bir hayal!
Doğru anda ve doğru kişiyle güzeldir…
Uzun lafın kısası korunmalı sevişin kafanız rahat olsun.

Son söz:

1- Evlendikten sonra hemen çocuk yapmayın, çocuk garanti değildir. Emin olmadan çocuk doğurmak ve akabinde boşanmak “aşk meyvenizin” psikolojisine zarar verir.

2- Adı doğum kontrol hapı ama aslında baktığınızda hayat kurtarıyor! Hormon dengesini bozup kilo aldırmaz, mutlaka size uygun olan vardır onu bulun.

3- Çocuğu egolarınız ya da sadece türün devamı için değil, topluma faydalı bireyler olmaları için yapın ve doğru zamanda yapın.

4- Başkalarının sizin adınıza karar vermesine izin vermeyin, sizin bedeniniz sizin kararınız!

5- Doğum kontrol hapları risk statüsünde olmasa da her ihtimale karşı kullanmaya başlamadan doktorunuza danışmakta fayda var!

6- Orgazm candır.

Red GALİA

Cevap ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz