Bizim zamanımızda annelerimiz bizi ancak komşu çocukları ile kıyaslayabilirdi. Medya cinneti diye bir şey çok yaygınlaşmamıştı, internet diye bir şey olmadığı için sosyal medya çöplüklerinde “dünyanın en akıllı” ya da “dünyanın en güzel” çocuğu başlıklı yazılara rastlamak pek mümkün değildi. Çocuk psikolojisi hakkında sayfalarca yayın, tv programları yoktu hatta dile bile zor getirilirdi. Havada uçuşan prenseslik ünvanları filan moda değildi, mesela ben bir tane prenses hatırlıyorum adı Hülya idi. Yabancı memleket görmüş “nadir” çocuklardan, Almanya’da doğmuş ve devamlı nereden edindiklerini anlamadığım toz pembesi renginde envai çeşit kıyafeti ayakkabısı ve kalemleri vardı. (benim ise en büyük lüksüm kokulu silgiydi) İlkokul ikinci sınıfta gelmişti Hülya okulumuza. Çıkışta annesi karşılamaya geldiği zamanlarda “Avrupa görmüş bir kadın olarak” ağzını mümkün olduğunca yayarak “prensesiiiiim beniiiim” diye haykırır ve sarılırdı. (muhtemelen bu modanın öncüsü o teyze) Bunu haftanın her günü duyunca bir süre sonra Hülya’nın gerçekten prenses olduğuna inanmaya başlamıştım. Sonra yakınlaşıp arkadaş oldukça Hülya bana gavur memleketteki kız çocuklarının her birinin ailensin prensesi olduğunu söylemişti. Ben tabi bunu öğrenir öğrenmez okul çıkışı hemen anneme yetiştirdim. Yol boyunca bak işte ben de prenses sayılırım, hadi bana da prensesim de diye çozuttukça çozutuyorum. Anadolu kadını anamın sabrı manavda domates seçerken tükenmiş ve beni marulların ve maydanozların olduğu tezgaha yapıştırmıştı. Elbette prenses olma isteğim o gün anamın hiddeti ile hemen sönmedi, hayal kurma yetime zarar gelmiş olsa bile gerçekliğe dönme ve onunla yaşamanın daha mantıklı olduğunu kavramama yardımcı olduğu kesin.
Ama yalan yok, uzun bir süre derinlerde bir yerlerde o eksikliği bir şekilde hep hissettim. O uzaktan muhteşem ve mutlu görünen insana dönüşebilme, o insan olabilme isteği hep bir şekilde canlı kaldı. Adına şarkılar şiirler yazılan kadınları kıskanma durumunun ana sebebi belki de, bilemiyorum…
Tabi bizim o zamanlar prenses olmak değil normal olmak önemliydi. Normal bir şekilde okumak, sonra normal bir üniversiteye gitmek, normal bir işe girmek, normalin biraz üstü para kazanmak. Normal bir “koca” bulmak, normal olarak ev sahibi olmak ve elbette her normal kadın gibi çocuk doğurmak. Yaşam standardı tanımlama birimi “normal” idi. Farkında değildim, normal olmaya çalışmanın çok enerji ve çaba sarf ettiğini, bu hararetli uğraşın kendi kişiliğimden ödün verip olmadığım biri gibi davranmamı gerektirdiğini bilmiyordum…
Ve bu normal dünyada o zamanlar Hülya ışık gibi parlıyordu, okulun tüm kızları onun yerinde olmak istiyordu filan, neyse…
Gel zaman git zaman mezun olduk, farklı üniversitelere gittik ama Hülya ile bağlantımızı asla kesmedik. Çok sık olmasa da mutlaka arada bir irtibat kurup hayatımızda olup bitenlerle ilgili paylaşımda bulunduk. Üniversite sonrası prenses Hülya ünvanına yakışır bir prense evlendi. Feci gürültülü bir şekilde, öyle böyle değil 4 gün 3 gece tarzı, düğünün sonunda misafirlerin başına gökten düşecek üç adet kısmet elması eksikti. Düğünden sonra uzun bir süre haberleşmedik, Hülya evli bir kadın ben ise dünya dışı varlıklar grubundaydım. Hatta olayı abartıp bekarlığında kullandığı telefon numarasını filan değiştirdi, e kaybolmak için bu kadar çaba harcayan insanı ısrarla arayıp bulmaya çalışmak olmazdı. Hayat iş güç, aşk hayatı, anam dırdırı derken sanırım 3 sene gibi bir süre geçmişti ki annem bir telefon görüşmemizde “Aaaa unutmadan diyeyim seni okuldan arkadaşın prenses Hülya aradı” dedi. Birkaç saniye algılayamadım kim olduğunu sonra şaşkınlıkla irtibat bilgisi bırakıp bırakmadığını sordum. Elbette bırakmıştı ve benimle görüşmek konuşmak istiyordu…
O da İstanbul’a taşınmıştı ama eşinin işi sebebiyle hatta birbirine çok yakın semtlerde oturmuşuz senelerce. Hemen buluştuk tabi, Hülya buluşma mekanına küçük dağları ben yarattım edasıyla girdiğinde bir şeylerin yolunda olmadığını anlamıştım, öyle ya ben evli kadınların tercih etmediği türden bir arkadaştım. Maazallah çok kıymetli kocalarını filan çalardım neme lazım, benim gibilerden uzak durmak lazımdı…
İki kahve üç sohbet derken Hülya durmadan ne kadar mutlu olduğunu anlatıyor, ne kadar akıllı bir çocuğu olduğunu. Efendim aynı kendi çocukluğundaki gibi toz pembesi rengini ne kadar sevdiğini falan filan. İçten içe bir şeyler seziyorum ama Hülya Nuh diyor peygamber demiyor. Sırasıyla kızının resimlerini, kocası ile mutlu pozlarını filan gösteriyor telefonda. Mekanda abartısız iki üç saat kalmışızdır ve bu süre içinde benim kendimi anlattığım cümle sayısı onu geçmemiştir. Masada devamlı bir Hülya mutluluk bombası konusu var, eşinin ona aşkından aldığı hediyeler, yatlar katlar, kafam kadar tektaşlar…
Hülya mutluluğu ile beni ezdikçe ezmeye, gömdükçe gömmeye çalışıyor. Bir ara kafamdan Hülya’yı ne kadar kıskandığımla ilgili düşünceler geçiyor…
Ve muhteşem buluşmamız ben kusmak üzereyken artık sona erdi ve en kısa zamanda görüşmek üzere sözleşip, yanak yanağa dayayıp büzüşük dudaklardan havaya öpücükler attık…
Hülya bir iki gün üzerimde etkisini sürdürdü, ciddi keyfimi kaçırdı, yalan yok.
Ama bizim sözleşmiş olduğumuz buluşma asla gerçekleşmedi…
Buluşmamızdan bir ay sonra filan Ankara’dan bir arkadaşım geldi. Aslında tam arkadaşım da değil, annemin yakın hanım arkadaşlarından birinin kızı. İş görüşmeleri varmış İstanbul’da ve kurda kuşa yem olmasın diye bir iki günlüğüne bana yollamışlar, benden yol yordam öğrensin diye ki ben hangi gezegende bulunuyorum farkında bile değilim. İstanbul’daki ilk yıllarım yazılardan hatırlayın işte. Hormonlarım burnumda, elimde hıyar var diyene aşk doğacak umuduyla tuzlukla koşuyorum filan o derece safım, neyse.
Kızımız en sonunda geldi adı Füsun, gayet candan samimi, üstüne üstlük akıllı benden iki yaş küçük. Akşam yerleşti ve oturduk sohbet ediyoruz… Laf lafı açarken aslında İstanbul’da uzaktan bir akrabası olduğunu onlarda kalmayı umut ettiğini ama evliliğinde sorunlar olduğu için akrabasının onu eve kabul etmediğini filan anlattı. Bu durum onu oldukça etkilemiş olmalı ki içini dökmeye başlamıştı. Akrabasının Almanya’da doğduğunu çok şımarık olduğunu, evlenip İstanbul’a geldiğini, küçük bir kızının olduğunu filan… Ama kocasının onu dövdüğünü birkaç kez hastanelik olduğunu, psikolojik tedavi gördüğünü, ilaçlarla ayakta durduğunu… Anlattıkça anlatıyor ve hikayenin bir yerinden kızın adının Hülya olduğunu öğreniyorum. Düşünsenize ne büyük bir tesadüf ve şok etkisi tabi. Birkaç karşılaştırma sorusundan sonra benim misafirin Hülya’sı benim prenses Hülya çıkıyor… Aslında prenses Hülya’nın yaşantısı buluşma günü bana anlattıklarıyla yakından uzaktan alakasının olmadığını öğreniyorum.
Uzun süre bana yalan söylediği için kızdım Hülya’ya, hatta küfür de ettim, arkasından da konuştum, uzun yıllar da küs kaldım. Hatta buluşmamızdan aylar sonra beni iki kez aradı ama telefonlarını bile açmadım. Hayatımda bana yalan söyleyerek beni mutsuz edecek insanlara yer yoktu! Oysa Hülya sadece normal olmaya çalışıyordu…
Kol kırılır yen içinde kalırdı, evin içindeki olumsuzluklar yabancıya anlatılmazdı bu normal değildi. Mutlu olmak, sevilen bir kocaya sahip olmak, akıllı bir çocuk sahibi olmak normaldi.
Bize dibine kadar mutsuz olmanın normal olduğunu kimse söylemedi.
Yıllarca filmlerde kaşını kımıldamadan ifadesiz “pırıl pırıl” ve “güzel” ağlayan kadınları görüp kıskandım ben. Kimse salya sümük ağzı burnu büzüştürerek ağlamanın normal olduğunu doğamıza uygun olduğunu söylemedi.
Bizler “kocamdır döver de sever” de örnekleri ile büyüyüp bunu normal bildik. Bu sebeple gerçek hayata atıldığımızda sudan çıkmış balıklar gibi nefessiz kalıp çırpındık.
Oysa normal deyip allayıp süsleyip önümüze sundukları şey göründüğü kadar görkemli değildi. Normal çok sıkıcı ve aynı zamanda can yakıcıydı…
Alışılagelmiş, olağan ve kurala uygun şeyler normaldi ve bu normalleri çoğunluk belirliyordu. Binlerce yıldır esnetilip eğilip bükülse de aslında şekillerini çok da kaybetmemiştir günümüzün normalleri. Ve en acısı da bu çoğunluğun kendilerine göre kabul edip benimsedikleri normalleri dayatılıyor olması, buna uymayanların da dışlanıyor olması.
Bu kuralları öylesine kazımış öylesine kişiliğimizin bir parçası yapmışız ki hayatımız boyunca bir bataklıkta çırpındığımızı fark bile edemiyoruz.
Evlenmek normal ama evlenmeyi istememek anormal.
Çocuk sahibi olmak normal ama çocuk istemiyor olmak anormal!
Renkleri bile normal ve anormal diye ayırmışız yaz günü beyaz tamam ama kış günü anormal.
Kız çocuğuna pembeler normal ama erkek çocuğuna anormal.
İlişkide mutlu taklidi yapmak normal ama mutsuz olduğunu dile getirmek anormal.
Havaya yazılmış ve sessizce boyun bükerek kabul ettiğimiz bu binlerce kuraldan oluşan normalleri hayatın kendisiymiş gibi yaşıyoruz. Görünmeyen bir stres halkası ile çevrilmişiz ve farkında olmadan boğuldukça boğuluyoruz…
Ama normal olmaya bu kadar özen gösterip diğer yandan kendimizi diğerlerinden çok farklı yerde ve özel görmek çelişki değil miydi?
Bir yandan hareketli ve heyecanlı bir hayat isterken normal olmaya çalışmak peki?
Normal, sıkıcı, zaten bilinen, sürpriz barındırmayan değil miydi?
Hem normal olup hem nasıl özgür olabilirdik?
Özgür olup kendimizi tanıyabilmek, bir kere yaşayacağımız bu hayatın binlerce rengini yaşamak varken neden beş altı renkle sınırlanalım ki?
Yaşadıkça birçok şey tecrübe ettim öğrendim, Hülya’nın yaptığı gibi yapan birçok kadın tanıdım. Hatta bazılarının sosyal medya platformlarında paylaştıkları “mutlu” aile tablolarına bakıyorum da inanamıyorum. Bu konuda en çok canımı yakan hemcinslerimin söyledikleri ve yansıttıkları bu yalanlarla karşılarındaki insanı nasıl kırdıklarını ve kendinden şüpheye düşürdüklerinin farkında olmamaları. Ne büyük bir kötülük ettiklerinin farkında değiller…
Oysa mutlu bir ilişkiyi sorgulamak bile normaldi, sorgulanmadığı takdirde monoton olurdu.
İnsanın yüreğine ferahlık veren kendini iyi hissettiği her şey normaldi.
Bir ilişkinin başlaması kadar bitmesi de normaldi.
Bizim beğendiğimiz insanın bizi beğenmemesi de normaldi.
Hatta ailemizi beğenmiyor olmamız da normal ya da annemizi babamızı sevmiyor olmamız, eminim bunun için geçerli mutlaka bir sebep vardır.
Mutsuz olduğumuz bir sevişme sahnesinden kaçıp gitmemiz normaldi, dişimizi sıkıp sonuna kadar beklememiz değil!
Hayır diyebilmemiz normaldi, hayatımız boyunca edilgen bir kişiliğe sahip olmamız değil.
Sevgilimizin cinsel birleşme istediği zaman bizim istemiyor olmamız normaldi, sırf mutlu olsun diye kabul etmemiz değil.
Aslında “normal” diye bir şey yoktu.
Normal, yüreğimize, aklımıza ve vicdanımıza sinen her şeydi…
Normal, bizim olmak istediğimizdi, annemizin ya da babamızın değil…
Son söz:
1- Normal diye bir şey yoktur.
2- Orgazmsız da yazı olur 🙂
3- Kişiliklerinizi topluma kurban etmeyin, sadece bir kez dünyaya geleceksiniz. Yaşayın ki son nefeste keşkeleriniz çok olmasın…
4- Başkaları ediyor siz etmeyin, karşınızdaki özellikle hatun kişiye dürüst olun sırf onu ezmek için mutlu rolü oynamayın. Kırmayın yavrucağı… Psikolojiyi bok gibi bozuyor.
5- Güzel ağlayan kadın yoktur !!!
6- Orgazm candır.
Red Galia
https://redgalia.tumblr.com/












